Foto & Video Galeri


İSTANBUL

Bir zamanlar başkentlerin başkenti olarak bilinen şehir, pek çok benzersiz özelliklere sahiptir. İki kıta üzerine uzanan dünyadaki tek şehir, ve tek bir başkent olarak Hıristiyan ve İslam sırasında üst üste her iki imparatorluğa hizmet etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul hâlâ Türkiye'nin, tarihi, ticari ve kültürel nabzını tutmaktadır ve yeteneğiyle bağlantılı hala güzelliği çelişkilerini kucaklamaktadır. Antik ve modern, dini ve laik, Asya ve Avrupa, mistik ve dünyevi tüm ortak burada bulunmaktadır.

5 yy Roma devri surları ile çevrilidir ve yedi tepe üzerinde uzanmaktadır. İstanbul Türk sanatının şaheserleri ile bezelidir, Sultanlar’ın devasa camileri tepeleri taçlandırmaktadır. Kent her yönden güzel, muhteşem ve sakin siluet sunmaktadır. Çok güvenli bir doğal limanı olan Haliç, kentin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Roma şehir surları ve Beyoğlu restorasyon çabaları devam etmektedir,ana arter, yeni bir cadde inşa edilerek kurtarılmıştır. iki kıtayı bağlayan Boğaz üzerine kurulmuş iki asma köprü çevre yolları tarafından kesişmektedir. Avrupa yakası hızlı tramvay sistemi ve metro sahiptir ve kıyılarda inşa edilen sürat deniz otobüsleri terminalleri ile deniz taşımacılığında konfor sağlanmıştır. Tarihi yarım adadaki bütün tesisler şehir dışına taşınmıştır ve yeni uluslararası otobüs terminali de trafik yoğunluğunu rahatlatmıştır.

Kader İstanbul'a eski dünyada bir yer olarak ana karayolu,kolay ulaşılabilir deniz, kolay savunulabilir yarımada, ideal iklim, zengin ve cömert tabiat, stratejik Boğaziçi'nin kontrolü ve merkezi bir coğrafi konum gibi avantajları sağlamıştır. Eşsiz tarihi ve kültürel geçmişi ve sayısız konumlara ek olarak, modern oteller, lüks restoranlar, gece kulüpleri, kabareler, çarşılar ve dükkanlar İstanbul toplantıları, konferans ve kongreler için muhteşem bir konumdadır.

İstanbul hızlı bir şekilde en popüler uluslararası kongre ve sergi destinasyonu haline gelmektedir. Kongre, Şişli bölgesinde yer almaktadır, şehrin iş, kültür ve ticaret hayatının merkezindedir.

Şehir dinamik ve gelişen bir şekilde tam hızla doğu-batı ekseninde Marmara kıyıları boyunca büyümektedir.

Alphonse de Lamartine; Fransa eski dışişleri bakanı 19 yüzyılda İstanbul ‘u şu sözlerle anlatır: "Eğer dünyaya bakmak için sadece tek bir bakış verilseydi, bu İstanbul üzerine olurdu.”

Ayasofya (Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul'un Türkler tarafından alınmasıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Binanın adındaki “sofya” sözcüğü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da "ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk dininde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. yüzyılın ünlü mimarlarından Miletos'lu (Milet) İsidoros ve Tralles'li (Aydın) Anthemios'un yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve Jüstinyen'in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği'nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.

1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük hoşgorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir.

Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini iki kişiye borçludur: Biri, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet, diğeri caminin müzeye çevrilmesine ve mozayiklerin tekrar gün ışığına çıkarılmasına karar veren Mustafa Kemal Atatürk'tür. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.

Çırağan'ın bugün Beşiktaş ve Ortaköy arasında bulunan yeri 17. yüzyılda Kazancıoğlu Bahçeleri diye bilinirdi. 18. yüzyılda Beşiktaş kıyılarını süsleyen denize nazır saraylar ve bahçeler 'Lale Devri' diye bilinen 'Çiçek ve Müzik Aşkı' döneminin en öneli simgelerinden sayılmıştır. Bu dönem, bir eğlence olduğu kadar bir kültür parlaklığı devriydi. Dönemin hükümdarı olan III. Ahmet buradaki mülkünü gözde Vezir-i Azam'ı İbrahim Paşa'ya hediye etmiş ve ilk yalıyı İbrahim Paşa yaptırmıştır. İlk yalı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından eşi Fatma Sultan (III.Ahmet'in kızı) için inşa ettirilmiştir. Kendisi burada Çırağan Şenliklerini döenilen meş'ale şenliklerini düzenletmiştir. İşte bu olaylar dolayısıyla bu alan Farsça'da ışık anlamına gelen 'Çırağan' ismiyle anımaya başlanmıştır. Sultan II. Mahmut 1834'te bu alanı yeniden yapılandırma kararı alır. Önce mevcut olan yalıyı yıktırır. Yapının etrafında bulunan okul ve camii ortadan kaldırılır ve mevlevihane yakında bulunan bir yalıya nakledilir. Yeni saray için büyük ölçüde ahşap kullanılır gibi görünmesine rağmen esas bölümün temelinin yapımında tamamen taş kullanılmıştır. 40 adet sütun dikilerek klasik bir görünüm verilmiştir. Sultan Abdülaziz'in kardeşi olan Sultan Abdülmecid 1857'de Sultan II. Mahmut'un yaptırdığı ilk sarayı yıktırmış, batı mimarisi tarzında bir saray yaptırmayı planlamış ancak 1863'te vefat ettiğinden ve parasal sıkıntılar yüzünden Saray yapımı yarım kalmıştır. Sultan Abdülaziz, yeni sarayın inşaatını 1871'de tamamlatmış ancak stil olarak batı değil, doğu mimarisi seçilmiş ve Kuzey Afrika İslam Mimarisi uygulanmıştır.

Sarayın müteahhitliğini Sarkis Balyan ve ortağı Narsisyan Kirkor yapmıştır. Eski Çırağan Sarayı'nın tahta binası yıkılarak yerine yenisinin taştan temelleri konmuş. Sarayın paha biçilmez işlemeli kapılarından bin altın değerinde olan biri Vortik Kemhacıyan'ın elinden çıkmış. Sultan II. Abdülhamit bu kapılardan bir tanesini onları çok beğenen dostu Almanya İmparatoru Kayzer Wilhelm II'ye armağan etmiştir. Dünaynın her yanından nadide mermer, porfir, sedef gibi maddeler getirtilerek sarayın yapımı için kullanılmış. Yalnız sahil inşaasında 400.000 Osamnlı lirası harcanmış. Yapımına 1863'te başlanan Çırağan Sarayı 1871'de bittirilirken 2.5 milyon altın harcanmış. Son kez 1876 yılının Mart ayında buraya gelerek bir süre dinlenen Sultan Abdülaziz halk arasında mevlevihanenin yıktırılarak saray arasasına katılmasını uğursuzluk getireceği gibi dedikodular çıkması üzerine Çırağan Sarayı'nı terk ederek Dolmabahçe Saray'ına yerleşmiştir. Sultan Albdülaziz'in yeğeni olan V. Murat 30 Mayıs 1876'da padişah olmuş, 31 Ağustos 1876'da tahttan aki dengesini yitirdiği için indirilmiş ve bugün Beşiktaş Lisesi olarak kullanılan Harem binasına nakledilmiştir. 29 Ağustos 1904 tarihinde de bu ikametgahında vefat etmiştir. 14 Kasım 1909'da Çırağan Sarayı Parlamento Binası olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Bu dönemde sarayda II. Abdülhamid'in büyük sanat koleksiyonundan Rembrant ve Ayvazovsky'nin eserlerine yer verilmiştir.

20 Ocak 1910 yılında Milli Meclis Salonu'nun üst bölümünde ve çatı katındaki kalorifer bacasından çıkan bir yangınla saray 5 saat içerinde yanmıştır. Çok değerli antikalar, II. Abdülhamid'in özel koleksiyonu ve V. Murat'ın kütüphanesi de yanarak kül olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönem içerisinde ÇIrağan Sarayı harabeleri 'Bizo Kışlası' ismiyle bir Fransız istihkam kıtası tarafından kullanılmuıştır. 1930' Saray'ın bahçesi, Beşiktaş Futbol Kulübü tarafından ulu ağaçları kesilerek futbol sahası hailne getirilmiş ve daha sonradan da Prof. Bonatz ve ünlü Türk Mimarı Prof. Sedat Hakkı Eldem tarafından burası turistik bit otel yapılmak üzere tetkiklerde bulunulmuştur. 1946 yılında Saray'ın bodrum katında bulunan mevlevi dervişlerine ait mezarlar, bir istihkam yüzbaşısının altın aramak için yaptığı kazılarda tahrip edilmiş aynı yıl içerisinde Saray çıkarılan bir kanunala İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bırakılmıştır. 1987 yılında otel olarak kullanılmak amacıyla Japon Kumagai Gumi ve Türk Yüksek İnşaat tarafından restorasyına başlanmış 1990 yılında otel 1992 yılında ise Saray hizmete açılmıştır. Uzun süren tasarım ve inşaat çalışmaları sonrasında Çırağan Sarayı Oteli 1990 yılında açıldı. Tarihi Saray ise kapılarını 1992 yılında açtı. Bu büyük sarayın görkemli açılışı şanına yakışır bir şekilde oldu. Saray'da bundan sonra yapılan rönovasyon ise 20 Nisan 2006'da bitirildi ve Saray süitleri tamamen yenilendi.

Haliç ve Boğaziçi’nin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray, köşkleri ve yapıtlar için tahsis edilmişti. Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur. Büyük bir saray olan Çırağan’da 1910 yılında yanmıştı. Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimarı Sarkis Balyan’a yaptırılmıştı. 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı. Yapımı için Avrupa devletlerinden borç alınmıştır.

Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları zengin döşenmiş, mekanlar tamamlardı. Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü. Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan’da birçok önemli toplantıya mekan olmuştu. Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi. Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir sahil oteline dönüştürülmüştür. Bahçesinde süs havuzu, iskele ve helikopter pisti bulunmaktadır. Günümüzde birçok sosyal aktiviteye ev sahipliği yapmaktadır.Özellikle İstanbul'a renk ve güzellik katıyor.

Yine birçok basın ve halkla ilişkiler ajansı tarafından hemen her gün bir başka basın toplantısına da ev sahipliği yapan Çırağan Sarayı; kokteyl menüsünün zenginliği ile dikkat çeker.

Dolmabahçe Sarayı'nın bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya'sının gemileri demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koy'u idi. Dolmabahçe sarayı hala eski güzelliğini korumaktadır. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy zamanla bir bataklık hâline geldi. 17. yüzyıl'da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürüldü. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahilsarayı adıyla anıldı.

18. yüzyıl'ın ikinci yarısına doğru, Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlanmış ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme şekli, gene Batı tesiri altında kalarak yapılan barok tarzı köşk, kasır ve sebillerde kendini göstermeye başlamıştır. III. Selim, Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Mimar Melling'e Beşiktaş Sarayı'nda bir kasır yaptırmış, lüzum gördüğü diğer yapıları da genişlettirmiştir. II. Mahmut, Topkapı Sahilsarayı'ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu devirlerde Yeni Saray (Topkapı Sarayı) fiilen olmasa bile, terkedilmiş sayılırdı. Beylerbeyi'ndeki saray, Ortaköy'deki mermer sütunlu Çırağan, eski Beşiktaş Sarayı ile Dolmabahçe'deki kasırlar II. Mahmut'un mevsimlere göre değişen ikametgâhlarıydı. Abdülmecit de babası gibi Yeni Saray'a fazla itibar etmemekteydi, orada yalnızca kış mevsiminde bir kaç ay kalıyordu. Kırkı aşkın çocuğunun neredeyse tümü Boğaziçi saraylarında dünyaya gelmiştir

Abdülmecit, eski Beşiktaş Sarayı'nda bir süre oturduktan sonra, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatına karar verdi. Abdülmecit, diğer şehzadeler gibi köklü bir eğitim görmemesine rağmen, Batı'ya dönük bir sultandı. Batı müziğini ve batı üslubuyla yaşamayı seven padişah, anlaşabilecek kadar da Fransızca biliyordu.

Günümüzdeki Dolmabahçe Sarayı'nın yerinde bulunan köşklerin, 200 yıl kadar önce denizden kazanılmış toprağın tekrar ortaya çıkarılması için yıkımının kesin olarak hangi tarihte başladığına dair bir bilgi yoktur. 1842'de sarayın yerinde olduğu ve bu tarihten sonra yeni sarayın inşaatına başlandığı tahmin edilmektedir. Bununla birlikte bu tarihlerde inşaat arazisinin genişletilmesi için çevredeki tarla ve mezarlıkların satın alınarak istimlak edildiği belirtilir. İnşaat bitim tarihi için çeşitli kaynaklar değişik tarihler vermektedir. Ancak, 1853 yılı sonunda saray inşaatını gezen bir Fransızın anlattıklarından, sarayın hâlen süslemelerinin yapıldığını, mobilyaların henüz yerleştirilmediğini anlamaktayız.

Galata Köprüsü, eski İstanbul’u Haliç üzerinden, Galata ve Beyoğlu semtlerine bağlar.

1845 yılında Sultan Abdülmecit’in annesi, burada ahşap bir köprü yaptırtmıştır. Daha sonraları bunun yerine demir bir köprü konmuştur.

1910-1912 yıllarında bir Alman firmasına bugünkü köprü yaptırılmıştır. Köprü, 22 tane yüzen duba üzerindedir.

Orta kısmı gece saat 02:00 ile 04:00 arasında açık tutulmakta ve gemilerin Haliç Limanı’na giriş–çıkışı sağlanmaktadır.

Galata köprüsünden başka Haliç üzerinde kurulmuş olan Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü vardır.

Karaköy Meydanı’ndan Atatürk Köprüsü’ne doğru giden caddenin başında, Beyoğlu’na çıkan, tarihi tünel bulunur.

Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Leonardo da Vinci, padişahla temasa geçerek bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Gerçekleştirilmesi teknik olarak imkânsız görülen bu tasarımın üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk Galata Köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı.

Köprüye 'Cisr-i Cedid', 'Valide Köprüsü', 'Yeni Köprü', 'Büyük Köprü', 'Yeni Cami Köprüsü', 'Güvercinli Köprü' adları takılmıştı. Günümüzde yalnızca Galata Köprüsü olarak bilinmektedir. 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenen Galata Köprüsü son olarak 1992'de yandı. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve Karaköy-Eminönü arasındaki eski köprü yerine modern bir köprü yapıldı.

En eski kayıtlara göre, Altın Boynuz üzerine köprü M.Ö. 6. yüzyılda büyük Jüstinyanüs tarafından yapıldı. 1453'te Konstantinopolis düştüğünde Türkler, gemilerini yanyana birleştirerek mobil bir köprü meydana getirdiler ve bu köprüyü orduların Altın Boynuz'un bir tarafından, diğerine geçebilmesi için kullandılar. 1502-1503 yıllarında bölgeye ilk kalıcı köprüyü yapma planları konuşuluyordu. Sultan II.Beyazıd, Leonardo da Vinci'den bir dizayn istedi. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi. Yapılmış olsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Ancak bu tasarım padişahın onayını alamayınca proje rafa kalktı. Başka bir İtalyan sanatçısısı olan Mikelanj İstanbul'a köprü için davet edildi. Mikelanj bu teklifi geri çevirdi. Bundan sonra Altın Boynuz'u geçecek bir köprü yapma düşüncesi 19. yüzyıl'a kadar rafa kaldırıldı.

Kapalıçarşı'nın temeli 1461 yılında atılmıştır. Dev ölçülü bir labirent gibi, 30.700 metrekarede 66 kadar sokağı, 4.000 kadar dükkânı ile Kapalıçarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir. Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür. İçinde son zamanlara kadar 5 cami, 1 okul, 7 çeşme, 10 kuyu, 1 akarsu, 1 sebil, 1 şadırvan, 21 kapı, 17 han vardı. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. 15. yüzyıl'dan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alışveriş merkezi haline gelmiştir. Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının (manifaktür) sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşya, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu. Geçen yüzyılın sonlarında deprem ve birkaç büyük yangın geçiren Kapalıçarşı eskisi gibi onarılmışsa da, geçmişteki özellikleri değişikliğe uğramıştır.

Bütün dükkânların genişliği aynı olacak şekilde inşa edilmiştir. Her sokakta ayrı ürünün ustaları loncalar halinde bulunurdu (yorgancılar, terlikçiler vs.) Satıcılar arasında rekâbet kesinlikle yasaktı. Hatta bir usta, tezgâhını dükkânın önüne çıkarıp kalabalığa göstererek ürün işleyemezdi. Ürünlere devletin belirlediğinden yüksek fiyat konulamazdı.

Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasının, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu. Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır. Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır. Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur. Oldukça küçük olan bu dükkânlar değişik fiyat ve pazarlıkla satış yaparlar. Kapalıçarşı renk ve atraksiyon olarak her ne kadar eski canlılığını koruyor ise de, 1970’li yıllardan itibaren İstanbul’u ziyarete gelen turist gurupları için alışveriş olanakları, çarşının ana girişindeki modern ve büyük kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Haliç kıyısındaki Mısır Çarşısı da daha küçük ölçüde bir kapalı çarşıdır. Galata semtinde 15. yüzyıl'da kalma diğer bir küçük kapalı çarşı da halen kullanılmaya devam etmektedir.

Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır. Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırır. Çarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır. El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir. Bunlar kalite ve orijin belgeleri ile satılır ve dünyanın her tarafına garantili gönderme yapılır. Halı ve mücevheratın yanında meşhur Türk işi gümüşten yapılmış eserler, bakır, bronz hediyelik ve dekoratif eşya, seramik, oniks ve deriden mamul, üstün kaliteli, Türkiye hatıraları zengin bir koleksiyon oluştururlar.Batılı yazarlar, seyahatname ve anılarında Kapalıçarşı’ya geniş yer ayırmışlardır. Kapalıçarşı İstanbul'u süsleyen bir cennettir.

Bugün görülen kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. Kulenin etrafındaki sahanlık geniş kaplanmıştır. Üstündeki madalyon halindeki bir mermer levhada, kuleye şimdiki şeklini veren Sultan II. Mahmut’un, Hattat Rasim’in kaleminden çıkmış 1832 tarihli bir tuğrası vardır. Kulenin Eminönü tarafı daha genişçe olup burada bir de sarnıç vardır.

İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada Bizans döneminde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise gösteri platformundan, savunma kalesine, sürgün istasyonundan, karantina odasına kadar bir çok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir.Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kız Kulesi. Kız Kulesi 2000 yılında restore edilerek, artık çatal-bıçak seslerinin duyulduğu bir mekân haline dönüştürülmüştür. Kız kulesine ulaşım Salacak ve Ortaköy'den sandallarla yapılmaktadır.

Çok eski tarihi geçmişi olan Kız Kulesi, bir zamanlar, Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmak maksadı ile kullanılmıştır. Kule ile Avrupa Yakası boyunca büyük bir zincir çekilmiş ve gemilerin Anadolu Yakası ile Kız Kulesi arasından geçişine(o zamanlar gemi boyutları küçük olduğu için geçebilmekteydi) izin verilmiştir. Bir süre sonra Kule, zinciri taşıyamamış ve Avrupa Yakasına doğru yıkılmıştır. Kuleden suyun içinde bakıldığında yıkıntıları görülmektedir.

Antik Çağ'da Arkla(küçük kale) ve Damialis(dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da "Tour de Leandros"(Leandros'un kulesi) ismi ile ün yapmıştır. Şimdi ise Kız Kulesi ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.

BOGAZİÇİ KÖPRÜSÜ

Asya–Avrupa Kıtaları arasında yer alan İstanbul Boğazı, Boğaziçi olarak adlandırılmaktadır. 32 km. uzunlukta olan boğazın en dar yeri 660 m. ile Hisarlar arasıdır. En geniş yeri ise Büyükdere önleridir. (3.3 km.) Sularının derinliği 50 m. ile 120 m. arasında değişir. Suları, üstten saatte 3–4 km. hızla kuzeyden güneye akmaktadır.

Boğaziçi’ni gezmenin iki yolu vardır. Karadan otomobille veya turistik seferler yapan vapurlarla sahiller görülebilir. Eminönü’nden kalkan Boğaziçi Vapurları her iki yakadaki iskelelere uğrayarak Boğazın sonuna kadar gidip, dönmektedirler.

1973 ve 1988 yıllarında inşa edilmiş olan iki asma köprüyle Boğaz’ın iki yakası karadan birleştirilmiştir.

GALATA KÖPRÜSÜ

Galata Köprüsü, eski İstanbul’u Haliç üzerinden, Galata ve Beyoğlu semtlerine bağlar.

1845 yılında Sultan Abdülmecit’in annesi, burada ahşap bir köprü yaptırtmıştır. Daha sonraları bunun yerine demir bir köprü konmuştur.

1910-1912 yıllarında bir Alman firmasına bugünkü köprü yaptırılmıştır. Köprü, 22 tane yüzen duba üzerindedir.

Orta kısmı gece saat 02:00 ile 04:00 arasında açık tutulmakta ve gemilerin Haliç Limanı’na giriş–çıkışı sağlanmaktadır.

Galata köprüsünden başka Haliç üzerinde kurulmuş olan Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü vardır.

Karaköy Meydanı’ndan Atatürk Köprüsü’ne doğru giden caddenin başında, Beyoğlu’na çıkan, tarihi tünel bulunur.

Eminönü’nde, Yeni Cami’nin arkasında bulunmaktadır. 1660 yılında Osmanlı Sultanı IV. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Kesme taş ve tuğladan inşa edilen çarşıda bulunan yüze yakın dükkânda, çeşitli baharatlar, çiçekler ve evcil hayvanlar satılmaktadır.

Yüzölçümü olarak Kapalı Çarşıdan daha küçük olmakla birlikte, özellikle yabancı turistlerin uğramadan geçemediği, ilgi odağı mekânlardan birisidir. Tıpkı Kapalı Çarşı’da olduğu gibi, Mısır Çarşısı’nın da iki ana kapısı Eminönü ile Sultanahmet arasında bağlantı kurmaktadır. Yan kapıları ise Yeni cami, Tahtakale, Mercan, Yemiş İskelesi ve Süpürgeciler’e çıkış vermektedir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi, mimari düzeni, yapıların yerleştirilişindeki ustalık, ekonomik ve kültürel işleviyle klasik dönemin simgesi olmuştur. Mimar Sinan, yapı topluluğunu kentin en yüksek tepelerinden birine, Haliç ve Boğaz’a egemen bir alana yapmıştır. Yaklaşık 60 dönümlük engebeli bir alan üzerinde, geometrik bir düzen içinde yerleştirilen yapılar, sayıları ve nitelikleri itibariyle külliyenin işlevsel boyutlarını ortaya koymaktadır. Cami, medreseler, türbeler, türbedar dairesi, darülhadis, tıp medresesi, darüşşifa, bimarhane, darülkurra, sübyan mektebi, imaret, tabhane, han, hamam, kitaplık ve pek çok dükkândan oluşmaktadır.

Tüm yapıları çevreleyen dış avlunun 10 kapısı bulunmaktadır. Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın deyimiyle kendisinin ve Osmanlı mimarisinin kalfalık dönemini simgeler. 63x68 m. ölçülerindeki ana mekân 53 m. yüksekliğinde büyük bir merkezi kubbeyle örtülüdür. Kubbeyi taşıyan 4 büyük ayak Baalbek, Eski Saray, İskenderiye ve Fatih’ten getirilmiştir. Yapıda Hipodrom’un sütunları da kullanılmıştır. Merkezi kubbe, kuzey ve güneyde yarım kubbelerle desteklenmiş, ana mekân yanlarda üçer kubbeli bölüm ile genişletilmiştir. Avlu, 28 kubbeli revaklarla çevrilidir. Kubbeler mermer ve pembe granitten 28 sütunu bağlayan sivri kemerlere oturmaktadır. Mihrap ve minber mermer işçiliğinin ince örneklerinden olup, mihrabı 16. yüzyıl İznik çinileriyle çevrelenmiştir. Kapı ve pencere kanatları fildişi ve sedef kakma sanatının özgün örneklerindendir. Yapı, dönemin usta hattatları Karahisari Ahmet Efendi ve Hasan Çelebi’nin yazılarıyla bezelidir. İnce minarelerinden öndekiler iki, arkadakiler üç şerefelidir. dönemin yetkin eğitim ve kültür kurumları olan, Evvel, Sani, Salis ve Rabi olarak adlandırılan 4 medrese, avlu etrafında kubbeli revakların arkasında odaları ve dershaneleriyle klasik üslupta inşa edilmiştir. Tıp medresesiyse bir dizi kubbeli oda planındadır.

Dökmeciler Hamamı, büyük kubbeli bir soğukluk, iki küçük kubbeli ılıklık ve haç biçimi eyvanlı sıcaklık bölümlerinden oluşmaktadır. Kervansaray’da kare ya da dikdörtgen bölümler yan yana dizilmiştir. Sübyan mektebi, kubbeli bir mekân ve kubbeli yazlık bir sofa planında olup, günümüzde çocuk kitaplığı olarak değerlendirilmektedir.

Külliyenin kurucusu Kanuni Sultan Süleyman, mihrap önündeki görkemli türbede gömülüdür. 28 sütuna oturan revakla çevrili yapının içi bitki motifi çinilerle bezelidir. Hürrem Sultan Türbesi de 16. yüzyıl çini sanatının güzel örnekleriyle süslüdür. Külliyenin solunda bir sebil ve Mimar Sinan’ın türbesi yer almaktadır.

Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultan Ahmet Camii İstanbul’a gelen herkes tarafından hayranlıkla ziyaret edilir. Klasik Türk Sanatının bir diğer örneği olan bu Sultan Camii orijinal olarak 6 minare ile inşa edilen tek camidir. Bulunduğu yer tarihi İstanbul şehrinin daha erken yapılmış diğer önemli eserleri ile çevrilidir. İstanbul şehrinin en güzel manzarası denizden görülür. Bu şahane manzarada caminin silueti yer alır. Şöhreti “Mavi Camii” olarak bilinen eserin asıl adı I. Sultan Ahmet Camiidir. Esas mesleğine yakışır şekilde, Mimar Mehmet Ağa Cami içerisini kuyumcu titizliği ile dekore etmiştir.

1609-1616 yılları arasında inşa edilen cami büyük bir kompleksin içerisinde bulunurdu. Bunlar bir kısmı zamanımıza gelemeyen sosyal ve kültürel içerikli yapılardı. Kapalı Çarşı, Türk Hamamı, aşevi, hastane, okullar, kervansaray ve Sultan Ahmet’in türbesi belli başlı kısımlardı. Caminin mimarı klasik Türk sanatının ulu mimarı olan Koca Sinan’ın öğrencisiydi ve caminin yapımında hocasının daha önce denediği bir planı, daha büyük ölçüde uygulamıştı. Sultan Ahmet Camiinin esas girişi Roma devrinden kalan hipodrom tarafındadır. Bir dış avlunun çevrelediği iç avlu ve esas mekân yüksek bir podyum üzerindedir. İç avluya açılan kapıdan ortadaki sembolik şadırvan ve etrafı çevreleyen galerilerin üzerinden, fevkalade bir harmoni ile biri, biri üzerine yükselen kubbeler görülür. İçeriye açılan 3 kapıdan herhangi birinden girildiğinde dış görünüşü tamamlayan boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleri ile karşılaşılır. İç mekân büyük bir bütündür; ana ve yan kubbeler geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 iri sütun üzerinde yükselir.

Caminin içini 3 taraftan çevreleyen balkonların duvarları, sayıları 20.000’i aşan şahane İznik çinileri ile süslüdür. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya işidir. Boya süslemelere hakim olan renk mavi değildi. Camiye isim olan mavi renk sonraki tamirlerde boyanmıştı. 1990 yılında tamamlanan son tamirde iç dekorun koyu rengi orijinal açık renklerine döndürülmüştür. Her camide olduğu gibi, yerler halılarla kaplıdır. Ana giriş karşısında yer alan mihrap yanında, şahane oyma işçiliği olan mermer minber yer alır. Diğer tarafta ise Sultanların locası balkon şeklinde görülür. 260 pencerenin aydınlattığı iç mekânı örten kubbe 23,5 m. çapında ve 43 metre yüksekliğindedir. Yakın yıllarda tamir edilerek yeniden inşa edilen camii çarşısı, eserin doğusunda yer alır. Sultan Ahmet’in tek kubbeli türbesi ve medrese binası kuzeyde, Ayasofya tarafındadır. Yaz aylarında buradaki parkta geceleri ses ve ışık gösterileri yapılır.

Sultan Ahmet Camii, civardaki bir çok eski abidevi yapı ve müzelerle birlikte şehir turlarının merkezinde yer alır. Minareler klasik Türk üslubunun bir diğer örneğidir. Spiral merdivenlerle şerefelere ulaşılır. Günde 5 defa, namaz vakti buralardan okunarak duyurulur. Günümüzde ezan hoparlörlerle okunmaktadır. Kubbeler ve minarelerin üstleri kurşunla kaplıdır, bunların uçlarındaki alemler ise altın kaplamalı bakırdan yapılmışlardır. Bu üst örtülerin tamiri icabında eskiden olduğu gibi ustalıkla yapılmaktadır. İslam dini her Müslüman’ın günde beş kez namaz kılmasını şart koşar.

Minarelerden okunan Ezanı işiten inananlar, abdestlerini almış olarak namazlarını kılarlar. Cuma günleri öğlen namazı ve bazı diğer önemli dini günlerin namazları camilerde toplulukla beraber kılınır. Bunların dışındaki namazlar, vakitlerinde herhangi bir yerde kılınabilir. Camilerde toplu namazları hocalar, Kuran’dan bölümler okuyarak kıldırırlar. İbadet sırasında erkeklerle kadınların yerleri ayrıdır. Camilerde orta mekânda yalnız erkekler, arkalarında veya balkonlarda kadınlar ibadet ederler. Klasik Türk Camilerinin özelliği, en kalabalık günlerde bile namaz kılan topluluğun çoğunluğunun mihrabı rahatça görmesine elverişli olmasıdır.

Günümüzde “suriçi” olarak adlandırılan ve tarihi İstanbul Yarımadası’nı oluşturan kısmın etrafı tamamen surlarla çevriliydi. Ancak, tarih boyunca İstanbul’un etrafına yaptırılan çeşitli surların büyük kısmı günümüze ulaşamamıştır. İlk surlar, kentin kuruluş tarihlerinde (M.Ö. 657) yaptırılmıştır. Sirkeci yakınlarından başlayarak Sarayburnu ve Marmara kıyılarını takip eden bu surlar, bugün Ayasofya’nın bulunduğu tepelere kadar ilerliyordu. Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), kenti işgali sırasında bu surları yıktırmış, daha sonra Sarayburnu ve Sultanahmet Meydanı’nı içine alarak Ayasofya yakınlarında son bulan bir sur yaptırmıştır.

Büyük Constantinus döneminde (306-337), Marmara kıyısından başlayarak Haliç’e kadar uzanan şehir, üçüncü kez surlarla çevrilmiştir. Constantinus surlarından günümüze ulaşan tek kalıntı Cerrahpaşa’da Ese (İsa) kapısıdır. II. Theodosius döneminde, 413 yılında yapımı tamamlanan surlar, Constantinus surlarının bitiminden başlayarak, Kara Surları, Haliç Surları ve Marmara Surları şeklinde üç ayrı bölümden oluşmaktadır.

Kara Surları, Ayvansaray’da Haliç kıyısından başlayıp, Yedikule’de Marmara Denizi’ne kadar yaklaşık 6,5 km. uzunluğundadır. Günümüze en sağlam ulaşan kara surları çifte duvar ve hendekten oluşmaktadır. 400 kadar kulesi, 46 kapısı bulunan surlar 15-18 m. genişliğinde, 10-12 m. derinliğinde hendeklerle korunuyordu. Hendeklerin ardında aralıklı burçlarla desteklenmiş 7,50 m. yüksekliğinde ön sur, arkasında 4,50 m. genişliğinde, 15 m. yüksekliğinde ana sur bulunmaktadır. Belirli aralıklarla kare veya çokgen kulelerle güçlendirilmiştir. Taş ve tuğla örgülü kalın duvarların içi moloz taş dolguludur. Karasur kapılarının en görkemlisi Yedikule surlarındaki Altınkapı’dır.

Haliç Surları, Ayvansaray’dan başlayıp, bütün Haliç boyunca Sarayburnu’na kadar uzanmaktaydı. Yaklaşık 5,5 km. uzunluğunda tek duvardan oluşan surlardan günümüze çok az iz kalmıştır.

Marmara Surları ise, Sarayburnu ve Yedikule arasındaki sahil şeridi boyunca uzanmaktaydı. Kenti, denizden gelecek saldırılara karşı korumak için yapılmış olan surların uzunluğu 8,5 km. olup, çokgen ve dörtgen burçlarla güçlendirilmiştir.

Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca depremler, yangınlar ve kuşatmalar nedeniyle tahrip olan surlar günümüze değin pek çok onarım görmüştür.

5-19 uncu yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezinde bulunan Topkapı Sarayı, labirentleriyle, Boğaz, Haliç ve Marmara Denizi'nin sularının karıştığı noktada, bir kara parçası üzerinde yer almaktadır. Yeni sarayın (Topkapı Sarayının) yapımına 1466'dan sonra başlanmış ve Fatih ölmeden birkaç sene önce 1478'de tamamlanmıştır.

Bu saray diğer Avrupa Sarayları gibi tek bir binada olmayıp çeşitli köşk ve dairelerden oluşmuştur. İlk olarak yapılan Çinili Köşk Sırça Saray'dır ve 1472'de bitmiştir. Orta Asya mimarisi karakterinde ve iki katlı köşk 1875'te Arkeoloji, 1908 senesinde de Türk İslam Eserleri Müzesi olmuştur. 1953'te ise Fatih Eserleri Müzesi olarak açılmıştır. Çinili Köşkü, Kubbealtı Arzodası, Hasoda, Hazine, Kiler ve Seferliler gibi koğuşlar, mutfakların bir kısmı, hastalar odası, hamam şimdi kütüphane olan Ağalar Cami, ahır ve diğer binaların yapımı izlemiş ve son olarak da yapı 1478'de Saray surlarının ve Bab-ı Humayun denen Sultanahmet yönündeki asıl kapının inşaatı ile tamamlanmıştır.

Fatih devrinde ortalama 750 kişi olan saray halkı gittikçe artmış ve XIX. yüzyılda normal günlerde 5000, bayram günleri gibi fevkalade zamanlarda ise 10.000'i bulmuştur. Bu sebeple bu saraya zamanla yeni yeni ilaveler yapılmıştır.

Topkapı Sarayı Harem kısmı III. Sultan Murat devrinde 1574 - 1595 yıllarında yapılmış ve ondan sonra Bayazıt'daki harem halkı buraya nakledilmiştir. XIX. yüzyıl başlarında harem halkı 474 kişi idi. Harem'e girerken Kızlar Ağası Dairesi ve onun üst katında da küçük şehzadelerle Sultanlar için Şehzadeler Mektebi vardı. Sarayda zamanla Enderun Mektebi, Hekimbaşı Odası, Enderun Eczanesi, iç avlulardaki köşklerle Sarayburnu sahillerinde yazlık köşkler yapılmış, mutfaklar, ahırlar genişletilmiş, yeni yeni cami ve küyüphaneler ilave edilmiştir.

Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca depremler, yangınlar ve kuşatmalar nedeniyle tahrip olan surlar günümüze değin pek çok onarım görmüştür.

Civardaki saraylara su sağlamak için I. Justinyen (527-565) devrinde yapılmıştır. Sarnıç, 143 metre uzunluk ve 65 metre genişliğiyle toplam 9.800 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır. 28 x 12 sıralı sütunların toplamı 336 adet olup, sütun başlıkları genellikle İyon ve Korent üslupları taşımaktadır. Ancak az sayıda işlenmeden bırakılmış Dor sitili başlıklara da rastlanmaktadır. Sarnıç, 4 metre kalınlıkta, pişmiş tuğladan yapılan duvarla çevrelenmiş ve su yalıtımı amacıyla özel bir harçla sıvanmıştır.

Zamanında su seviyesi mevsimlere göre değişen sarnıcın, doğu duvarındaki değişik seviyelerdeki borular vasıtasıyla dışarıya su verilmiştir. Su seviyelerinin bıraktığı izler, sütunlarda görülebilir. Sarnıcın su gereksinimi, şehrin 19 km. kuzeyindeki Belgrad Ormanları'ndan imparator Jüstinyen (Justinianus) tarafından yaptırılan su kemerleriyle karşılanmıştır.

1984'de büyük tamirat sırasında zemin temizliği yapılmış, 1 metreden fazla çamur temizlendiğinde orijinal tuğla taban ve 2 sütun altında Medusa kafalı mermer bloklar ortaya çıkarılmıştır. İnşa edilen yol sayesinde de sarnıç içini dolaşmak mümkün olmuştur. Sarnıçta zaman zaman konserler ve çeşitli kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma çağı heykeltraşlık sanatının örneklerindendir. 4. yüzyıla ait bu başların hangi yapıdan alınarak buraya getirildiği konusunda kesin bir bilgi olmamakla birlikte genç Roma Çağı'na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirldiği ve sarnıcın inşasında salt sütun kaidesi olarak ihtiyaç olduğu için kullanıldığı görüşü araştırmacılar arasında genel kabul görmektedir.(Başka bir görüşe göre de Medusa başlarının birinin yan birinin ise ters cevrilmiş olmasının sebebi olarak çoktanrılı dinden tektanrılı dine geçiş döneminde bunu bir tür anlatım gibi değerlendirmek mümkündür).

Bir rivayete göre de Medusa'nın kafasının ters konulmasının nedeni ona bakanların taş olmasıdır. Bir başka açıklamaya göre Jüstinyen Arap ordusunun İstanbul'a doğru yola çıktığını duyduğunda hızla bu sarnıcın yapılma emrini vermiştir. Bu durumda Arap ordusu kenti kuşatmadan önce sarnıcı hızla yapmaya çalışan Bizanslılar için iç dekorasyondan ziyade sarnıcın hızla tamamlanması önem taşıyordu. Bu yüzden, sütun kaidesi olarak kullanılan taşların düz ya da ters veya yatık kullanılmasının estetik değerinden ziyade inşa değeri, yani yapının bir an önce inşa edilmesi, tamamlanması önem taşımaktaydı...ama efsaneler ve paganizim buna farklı anlamlar yüklemiştir.